24 Ocak 2010 Pazar

ve her şeyin sonunu görmek

mart'ın 19unda çıkaracakları 'sting in the tail' albümünün ardından müzik hayatına son vereceklerini açıklamış ilahlarım.  scorpions...
http://www.the-scorpions.com/english/

yeni albümlerinin çıkacağını duyduğumda sevincimden uçacak gibi olmuştum. belki dedim, bir umut tekrar gelirler buralara. neden olmasın ki... sonuçta scorpions ile büyüdüm ben. hayatımda en çok kullandığım kelime 'scorpions' oldu belki. beni kırmazlardı... klaus baba yapmazdı bunu...

wind of change'i ilk olarak babamın bilgisayarını karıştırırken bulmuştum. 8 yaşındaydım daha. misminicik bir çocuk... tüylerim diken diken olmuştu o 'kadife ses'i duyduğumda. ne yaşamışsındır ki o yaşta? scorpions'ı anlayabilmek için sahip olunan duygulardan hangisi vardır ki? ama varmış işte. her gün defalarca dinledim. hep en güzel oydu. en farklı. her şeyin farklısı. öğretmenimin verdiği okuma fişlerine çalışmıyor, wind of change'in hiç anlamadığım ingilizce sözlerini yeni öğrendiğim yazılarla yazmaya çalışıyordum.

zaman geçti. wind of change'in sadece tek bir harikaları olmadığını öğrendim. daha neler neler vardı scorpions'da... ne şarkılar vardı. ne hayatlar. ne sözler. ne duygular... kendimi hiç bir yerde bulamazken scorpions'da buldum. geceleri hep onu dinledim. gündüzleri hep onu... meğer o benmişim ben de oymuş da bilmemişim bunu...

iki sene öncesine kadar tek bir rüyam vardı. scorpions gelir ve konser verir ben de bunu en önden izlerim. şükürler olsun ki gerçekleşti. şafak günü sayarcasına gelecekleri zamanı saydım. her yere yazıyordum. son 10 gün son 5 ve bugün... ne yapacağımı şaşırdım o gün gelince. 22 ağustos 2008 scorpions istanbul konseri... işte bir dönüm noktası. en büyüğü!!! gökyüzünde tek yıldız vardı ve ben bir o yıldıza bir de klaus'a baktım. when the smoke is going down dedim. söyledi. o sıralar çok duyardım 'vecd' diye bir şeyi. ve o gün, o an, when the smoke is going down u canlı canlı dinlerken vecd olmanın ne demek olduğunu öğrendim. hissettim. en güzeliymiş... en mutlusu...

elime ilk defa para geçti. yaptığım fanzinlerin parası. o parayla scorpions albümü aldım. tüm albümlerini alabilmek için öyle çok uğraştım ki... albümleri yetmedi plaklarını arar oldum. nice sahaflar nice tozlu raflar karıştırdım uğruna... halbuki pikapım hâlâ yok...

ben onları sadece gece sevmedim. sadece şu sabahın 5inde de sevmedim... öyle çok ben oldu ki onlar burcumu soranlara bile 'akrep' der oldum. halbuki akep falan değil... gördüğüm her akrepli şeye saldırır oldum. çünkü onlardan bir parçanın bende olması en büyük mutluluktu. 

posterleri odamı kapladı, amblemleriyle kitap ayraçları yaptım... ve konser biletlerini o günden beri cüzdanımdan çıkarmadım. daha da çıkaramam. scorpions ile kurulmuş bir hayattan bahsediyoruz. 

hep dedim ki 'moralim bozukken scorpions dinleyince tüm neşem yerine geliyor, mutluyken dinleyince ise üzülüyorum.' bu cümlem yüzünden az dalga geçmediler benimle... 

3 seneden beri her sabah scorpions uyandırdı beni. when the smoke is going down ile... güne iyi başlatan şarkı o. her sabah 4 dakika kulağımda o çaldı ki günüm scorpionsla geçsin diye. güzel olsun diye. en güzel...

geçen onca yılın ardından şimdi etrafıma bakıyorum da her tarafımda scorpions var. ve onlar ayrılıyor... evet sitemim var ama belki de haksız. bana koca bir hayat kazandırdılar artık dinlenmeye hakları vardır. onlar yapabilceklerinin en iyisini yaptılar. yapılabilceklerin...

9 Ocak 2010 Cumartesi

yazıntı

ne zamandır arkadaşlarım soruyordu; 'neden bloguna yazmıyorsun?'

şöyle ki insan acı çekmeyince yazamaz. ve duyguları körelince. hani istisnalar var ama ben kendilerinden gayet az gördüm. 

hem benim defterlerim var. var tabii. sanal çöplük sanal çöplük nereye kadar? ha bir de yalnız yaşıyorum şu aralar. yalnız dediğim mitsi ile. yemeğiydi, bulaşığıydı, temizliğiydi falan zaman kalıyor sanki de yazı yazacakmışım... dalga mı geçiyorsun? holden'a söylesen götüyle güler.
neyse,

geçiniz. üşeniyorum canım. sevmeye bile. nefret etmeye bile. başka bir şey yok.

morpheus aka josefk için...


onun da böyle bir hikayesi var. öyle çok sevdim ki...
öyle eski ve öyle yeni ki...
sen de tanıyorsun biliyorum..
zaten kim bilmez fil adamı? 
'fil adam mı olurmuş hiç?' deme sakın. olur... bak.


duyurtu:
http://rapidshare.com/files/331334341/The_Trial.rar
lastlı:
http://www.lastfm.com.tr/music/A+World%27s+End/The+Trial

tek 'y'

evet şiirleri pek sevmem ama bu cemal süreya sevmeyeceğim anlamına gelmiyor. ya da edip cansever, arthur rimbaud, fikret vs... cemal süreyya diyordum eline sigara yakışan nadir insanlardan biri. bir de dedemin yakışırdı zaten. 
ölüm böyle bir şeyse güzeldir..

http://kapakguzelleri.blogspot.com/...-konusuyor.html

17 Aralık 2009 Perşembe

animalist.

boş 
   
              say-


                              fa-


                  dir-


  en.

6 Aralık 2009 Pazar

english spoken cafe

isimli bir kafe açılmış süleymaniye'de. konak kafe'nin işletmecileri açmış. hani küçükken okuldan kaçıp, bilumum pizza çeşitlerinin ucuza satıldığı için gittiğimiz mekan. işte orası böyle bir yer açmış efendim. burda yalnızca 'ingilizce' konuşuluyormuş. hatta türkçe yasakmış. türkiye'de. çemberitaş'da. türkçe yasak. hoooop bu devrede bir kısım insan 'sömürülüyoruz!! dil gitti elden! asimile ediliyoruz!!' falan diye çığırmakta. lakin ben öyle düşünmemekteyim. tabii buna dilci olmamın katkısı da büyüktür. bu oluşum sadece bir işletme harikasıdır. düşün bi, okuduğun okullarda dil adına yapılan yegane şey gramer eğitimi. tabii edebiyat okumuyorsan. gramer, gramer, gramer. karşına bir turist çıkıpp bir şey sorduğunda 'hönk!' diye kalmak an meselesi. neyse ki benden geçti bunlar. ama benden sonrakiler de aynı durumu yaşayacak. (eminim). hocalara gidip 'hoca ya bi sipiking kılap kuralım. pıronaunsieyşınımız gelişsin.' dediğinde 'ne işin olur kızım sipikingle mikikingle. yds'de sipinkig mi soruyolarmış?! cık cık cık'. evet gel de bundan sonra dilden soğuma. sonuçta dil matematik değil ki harıl harıl yapı taşlarına çalışasın! 
velhasıl ben english spoken cafe'den bahsedecektim. iyi olmuş. dilci gençler toplansın oraya. sadece ingilizce konuşsunlar. önce bi çekingenlik falan olur da nasılsa kasıla kasıla düzelir durum. alışılır. üstelik her masada sözlük, ingilizce okuma kitapları olacakmış. belirli saatlerde de kurulan projeksiyondan filmler, klipler izletilecekmiş. hayırlısı bakalım. dil eğitimi açısından bir adımdır bu...

1 Aralık 2009 Salı

böyle bir şey oldu.
http://twitter.com/epigonion

9 Kasım 2009 Pazartesi

en baş

           rüyalar bazen iğrenç oluyor. gerçekten öyle. mesela hiç 'bilmek' istemediklerini zorla öğretiyor. görmek istemediklerini gösteriyor. hatırlamak istemediklerini hatırlatıyor. zorla acı çektirtiyor... morpheus bir şeyler yapmalı bu noktada.
          sonra bazı somutlaşmaya çalışan rüyalar oluveriyor. ama ben siliyorum. en azından tam da şuan  birini silmekteyim. hem de en başından... geç olmadan...
          olsun baştan yazarı(m)/(z).

31 Ekim 2009 Cumartesi

serçe kaldırımda ıslanınca...

güzel ki sopsoğuk havada akşamın bir vakti, ıpıslak saçlarla, bedenle otobüse binmek. çünkü fazlaca yorulduktan sonra yatağın tadı daha bir başka. daha bir sıcak. daha bir sevimli.  evet bir şeyin değerini bilmek için onsuzluğu tadmak lazım falan. tabii belirli aralıklarla tekrarlanmalı zira insan denilen varlık unutkan, doyumsuz...
velhasıl güzel olanlar var. mesela o yorgun ayaklarla tek başına ayakta duran amcaya yer vermek güzel. bir bakıma yorgunluk unutturucu. üstelik yer verilen amcanın karşı koltukta oturan süper sevimli amca ile arkadaş olması, muhabbet kurması daha bir güzel. bir de arkandan 'çok yorgun göründüğü halde yer verdi. muhabbet bitmedi...' demeleri en güzeli.
bitmedi. o yağmurun altında küçük kedisini montunun içine sokarak kendi ıslanan insan da güzel. kedinin ıslanmaması da.


not1: bilmem nerde dil çıkartmak ayıpmış. o yüzden toplum içinde dil çıkartmayınız.
not2: metrobüsün kapıları çok çabuk kapanıyormuş dikkat ediniz.
not3: insanlara dik dik bakmayınız.
not4: 8765678 tane test çözmeniz gerekliyse son güne bırakmayın.
not5: edith piaf'dan kurtulabilmek için bir önerisi olan varsa ne mutlu ona.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Kimler geldi Kimler geçti...

Evelliyatında efendim bu yazı dizisi doğumumuzla başlar... 90 başı gençliği... tabii gidemedik göremedik hepsini lakin kalbimiz onlarla oldu. Aklımız onlarda kaldı zevkimiz oturunca... Bir zamanlar ‘acaba bizim buralara gelirler mi?’ dediğimiz bir çok müzisyen, grup gün geçmiyor ki ülkemize teşrif edip kalbimizi fethetsin... 60 lı ve 70li yıllarda çok ünlü sanatçıların ülkemizi ziyaret etmesi ender bir durumken 80’ler ile birlikte bu suskunluk bir son buldu. En nihayetinde 1992 yılında Bryan Adams’ın gelişiyle stad konserleriyle tanıştık(şükürler olsun). 2000 yılında H2000 festivali ile de açık hava konserleri dönemi başlamış oldu...

Evet efendim şöyle bir baktığımızda kimlerin geldiğine 1993 yılında Metallica’yı görüyoruz. ‘Nowhere else to roam, open air 1993 world tour’ kapsamında kendileri ülkemizi ziyaret ettiler. Ne de iyi ettiler. 25 haziran 1993 Cuma günü saat 19.00 da, İnönü Stadyumunu dolduran coşkun müzik dinleyicisi bize aslında rock kültürünün gayet yaygın olduğunu gösterdi. Ahmet San’ı bu organizasyonu yaptığı için selamlıyorum... Bir de belirtmek isterim ki biletler 200.000TL ile 300.000TL arasıymış. Eh iyi para...

Metallica’nın gelmesi büyük bir sevinç yaratmışken ardından alınan bir duyum (biraz taraflı olacak ama) insanı sevinç komasına sokacak cinsten. Dünya’nın görüp görebileceği en güzel seslerden biri; Klaus Meine... Evet, 1993’ün 17 eylül akşamı saat 17.00 sularında Scorpions, ‘Face the heat tour’93’ kapsamında İnönü Stadyumunda... Coca cola sponsorluğu ile. Coca cola’nın türk camiasına en büyük kıyağıdır bu bence. Kapalı tribün 300.000TL den satışa sunulmuş. Ve İnönü’den bir kadife ses geçmiş...

Ardından Guns n’ roses ve Pearl jam gelmişler. Bu işlerde de Ahmet San Bey’in parmağı var. Merak ediyorum da Ahmet San’ın çocuğu olmak nasıl bir duygudur... Süper zengin baba parasını dünyanın en iyi gruplarını Türkiye’ye getirmek için kullanıyor... Velhasıl yıl 98 Apocalyptica teşrif eder. Kemancı mekanına... öyle çok da büyük bir konser olmaz bu... 

Veee bu yaz da ülkemizi ziyaret eden ‘baba’ adamlar.. Deep Purple... Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda bir efsane gerçeğe döner 98 yılının haziran ayında...

Efsaneler gün geçmez ki çoğalmasın. Rolling Stones (tekrar Ahmet San sağolsun) 19 eylül’de Ali Sami Yen’e çıkar ve tüm stadyumu doldurur.. onu da motörhead izler..

Vee -duygusal yaklaşarak söylüyorum ki- Scorpions konserinden sonra en çok gitmek istediğim konser olan Led Zeppelin & Jimmy Page & Robert Plant konseri... böyle bir üçlü bir araya gelirse ne olur düşünün artık. Vecd mi olursun, deli mi olursun bilinmez.. Efsane devam etsin diyoruz...

Gittikçe açık bir hal alıyor ülke. Bir kaç yıl evvel saçı uzun olduğundan, kulağına küpe taktığından dövülen, bıçaklanan gençlerin vakti şimdi. Müzik vakti. 1 kasım 1998 Slayer gelir. Fazla söze gerek yok. Büyüktür. Serttir... 

7 eylül 98 Iron Maiden(bir biz göremedik) ve 13 haziran Pazar 99 tekrar Metallica. Bu sefer Ali Sami yen. Zaten bence Ali Sami Yen, Metallica ve Galatasaray’ın ortak mekanı olmalı. Bir grup bir ortama ancak bu kadar yakışır...

Yandan flütçülere selam. Jethro Tull 13 temmuz 99 da geliverdi. Bence gayet iyi yaptı. Tekrar gelsin hatta. Yandan flüt, tek ayak falan seviyoruz kendilerini...

Atlamadan geçemeyeceğim Fin güzeli Stratovarious, HIM de geliverir bu arada. Sonra da büyük bir efsane daha. King Diamond... King... Fazla söze ne hacet?

Ardından gerçekten büyük bir istekle beklenen, bir çok 80 gencinin hayallerini süsleyen ‘Depeche Mode’. En heyecanlı konserlerden biri olduğunu tahmin ediyorum. Ve 80 gençlerinin kaçırmadığını... 

Tekrar büyük bir efsane... Megadeth. Buyrun 80ler buyrun. 2 nesil gitti bu konsere babalar ve oğullar.. 2001’n 3 temmuz günü.

Gitar ustası Malmsteen’da ziyaret etti ülkemizi. Murat Net’ler, Cem Köksal’lar boşuna yok ülkemde değil mi?!

Özel bir konser daha. Nick Cave. Hani bir ‘where the wild roses grow’ okusa kendimden geçerdim heralde.

2005 e atladığımızda Manowar’ı görüyoruz. Yaşımdan ötürü bir türlü gitmek için izin alamadığım ardından televizyondan takip ettiğim, Cem Köksal ve Manowar üyeleri arasında çeşitli tartışmaların olduğu konser... Demons, Dragons and Warriors. Kendileri gerçek birer babadır. Ve yedikule zindanlarında ki bu konser ben afişlerine bakarak evde uyuyakalırken geçip gitti...

2005in ortaları doğumgünü hediyem olur diye beklediğim lakin gene ters çevrildiğim konser. Sepultura. Çok gariptir biletler 20 ytl idi. Kiminin iğrenç bulduğu bu gruba karşı süper bir sempati besliyordum o zamanlar. Absürd böğürmeleri ve kendilerini mağara adamı olarak adlandırmama rağmen sevilesidir...

Ve tekrar bir baba gelir 20 haziran Salı 2006’da... Roger Waters... The dark side of the moon söylemeye gelir bize. ‘Ah bi amused to death söylesen de erisek’ dedirtir ve gider...

2007 yılının en büyük bombası ise şüphesiz ‘Tool’ oldu. Her ne kadar kötü bir ses sistemine sahip olan Kuruçeşme Arena’da gerçekleşmiş olsa da konser bir çok insanın rüyalarını süsledi. Şafak günü sayarcasına günleri, saatleri saydırdı gelene dek. Ve çoğuna en büyük keyif konseri en önden tek başına izlemek oldu...

Son olarak 22 Ağustos 2008 tarihinde, tam 15 yıl sonra bir çocukluk rüyası gerçekleşir. Yıllar boyu her gece görülen rüya gerçeğe dönüşür. Öyle ki berbat bir günde gelen, beklenmeyen bir mesaj ben ve eminim bir çok insanın hayatını değiştirir. Scorpions İstanbul’a geliyordur... ‘Scorpions’u canlı görmeden ölmem!’ diyen ben en büyük sevinci yaşamaktayımdır. Heyecandan günlerce uyunmaz. Her saniye sayılır. Ve gün gelir. Ve saat gelir. Ve tam 3 nesil gelir konser alanına. Ve birden Klaus Meine. Melek yüz, kadife ses. Alman altını. – bu adam ailemin bir ferdi olsa ne olurdu ki?-. Bundan sonrki duyguları açıklamakta kelimeler kifayesiz kalacağı için bu şekilde bitirmek istiyorum.

Allah Scorpions’ı başımızdan eksik etmesin.

Amin.

19 Ekim 2009 Pazartesi

paranoid

lanet şarkılardan başka bir şey ilham kaynağım olamaz mı artık?
bir zahmet olsun çünkü şarkı isimlerinden başlık yapmaktan, notalarından duygu inşaa etmekten sıkılmış durumdayım. hani o diyor ya "duygularım olsa şuan ağlayabilirdim." işte tam da onu yaşıyorum. en azından onu yaşadığımı anlayabilme kapasitesine sahibim değil mi?
 şimdi bu yazının sonuna yaklaşırken novembers doom'un mükemmel bir grup olduğunu ve twilight innocence şarkısının aşmış olduğunu yazmak istiyorum. evet bir değişim yok... hi-hat aç kapa falan. ayrıca novembers doom'u paylaştığım bir insan var. evet. tabii. paylaşım falan hoş. sonuçta birlikte dinleyebiliyoruz şarkıları.
entry'nin sonuna doğru sapıtmak.
manyak gibi nota çıkarmak. laan kolay değil davul tabı okumak. gitar falan basit mesela. nota okumak zaten basit. ama tab bilmeyince 8765678 kere şarkıyı dinleyip nota çıkarmak lazım. sonuçta çıkardım birkaç tane. onlar yeterli.
güzelce kolum ağrımakta.
son olarak sen soğuktan tirtir titrediğimi görüp, bağdaş kurmuş vaziyette denize bakarken beni çeken insan, eğer bunu okuyorsan üç kere tıklamanı istiyorum...
ve evet şarkılı başlık koyuyorum.

3 Ekim 2009 Cumartesi

(bkz: kendini kedi zanneden insan)

diye bir başlık var sözlükte. sanki benim için açmışlar allahım. 

hani bir zamanlar daha küçüktüm. minicik, ufacık. daha yeni scorpions dinlemeye başlamıştım hani... sahi ilk wind of change dinledim ben. daha okula başlamamıştım o zamanlar. wind of change 1990 da çıktı. tahmin et işte. öyle bir şeyler.. çok küçüktüm, bilgisayarımız vardı işte onun içine girmiş bi şekilde öyle tanışmıştık...  
tabii benim anlatacağım şey çok farklı. scorpions ile alakası yok. velhasıl, işte ben öyle böyle küçükken kendimi kedi zannediyordum.( gerçi bazen hâlâ öyle zannediyorum da...) mesela masada oturmazdım. mutlaka masanın altında otururdum. yerde... babam da bana yemek verirdi. kase içinde çorbayı falan kedi gibi içerdim. ne zaman normal insanlar gibi sandalyede oturmaya başladım bilmiyorum ama çok seviyordum ben o durumu. sonraaaaa, hep karanlık yerlerde dururdum ve kolumu yalardım. böyle söyleyince iğrenç geliyor sanki. ama napıyım gerçek bu...
bir keresinde de -hiç unutmuyorum- küçük bir kedinin arkasından koşmuş ve traktörün altına girmiştim. duran traktör tabii. sonra hayvanı kuyruğundan yakalayıp çekmiştim. babannemde arkamdan bağırıyordu "gitti kızım gittiii" diye. yok gitmedim bir yere. iyiyim ben. kedi gitti. kim bilir nasıl acıdı kuyrucuğu bebeğin...
evet ben kendimi kedi sanıyor(d)um...

16 Eylül 2009 Çarşamba

türkkızılayı

maden sodasını fondip içmece.
bok?!
1868

6 Eylül 2009 Pazar

slave to grind

skid row dinlerken - neden birden - " yeah, fuckin' good!" diye çığlık atasım geliveriyor. 
e atıyorum.
o vakit tüm eşref i mahlukat Livin' on a Chain Gang dinlemeye davetli.
her gün skid row gelsin. her gün konserine gidelim.

12 Temmuz 2009 Pazar

it s my life


dans. dans güzel şey. tekila da öyle. bir de brutal vokal güzel. ama sesin gitmesi kötü. yazmamak kötü. daha kötüsü ise yazamamak. boş. kelimesiz insanlarla kelime kaybetmek var. sesli insanlarla ses kazanmak. jon bon jovi. ziller de güzel aslında. çat çat. tabii favorim tef. her zaman öyle. yaşasın rock n roll ve tef. bol fotoğraf. el öpüşü, göz kaçamağı.

 

6 Haziran 2009 Cumartesi

suicide by star.

ben gidiyorum. yıldız olmaya gidiyorum. öğlen uyanmaya, sabahları tüm ısrarlara rağmen denize gitmemeye gidiyorum. 
yağmur yağdığı vakit, kimse sahilde yokken yahut gece saat 2.00 den sonra bomboş sahilde denize girmeye gidiyorum.
tef çalmaya, dans etmeye, kitap okumaya, kayalarda votka şişesi kırmaya gidiyorum.
arada bir denizin derinliklerine açılmaya, diplere baktığım zaman babamın küçükken beni korkuttuğu 'fenerli korsan ruhu' nu görmeye fakat bu sefer korkmamaya gidiyorum.
yıllardır bildiğim 'can'ları tekrar bilmeye, terasta arap tütünü yapmaya gidiyorum. o arap tütününün ardından da türk kahvesi yapmaya gidiyorum. ama fal baktırmamaya.
mis müzikler dinlemeye gidiyorum. yeni notalar öğrenmeye ve sünnet düğünlerinde davul çalmaya...
radyoda süper salak şarkılar çalmaya gidiyorum. olsun yine de bir başlangıçtır...
ben, şimdi 5 aylık uzaklığımı 3 ay daha uzatmaya gidiyorum. ardından -belki- sonsuzlaştırmaya.
gece yattığım yatağımdan yıldızları görebildiğim için kahvemi tekrar yudumluyorum.
kargaşayı özlemeye, yumuşak 'vana'mı sevmeye, deniz kabuğu toplamaya gidiyorum.
döndüğümde her şeyi ama her şeyi silmek için gidiyorum. dönebilmek için, bu sefer ağlamayı başarabilmek için. silmek için, tekrar tekrar ve tekrar.
denizde boğulmak için, akşamları süslenmek için, karanlık korkusu kazanmak için,kalp kırmak için, yeni nota keşfedebilmek için..

ne bırakıyorum peki? 
kime ne bırakıyorum?

şimdiye dek benden daha çok nefes almış, daha çok koku duymuş ve o kokuları anlatabilmek için çabalayan, tek olana, secret missille'ım, fear of the dark'ım, darkness darkness'ım, lady'im, bird'üm, bağlaç dedektör'üm için;
Aeon Spoke – The Fisher Tale
golden hair, ıhlamur kokulu honeyfish'im için;
the cinematic orchestra – breathe
bir de akrep olduğu için, çocuk sevdiği için
scorpions - white dove

evet tüm bırakabildiğim bu kadar. 
gidiyorum.
son.

31 Mayıs 2009 Pazar

bal arısı

güvenle uyuyabildiğim kolları, okşadığım altın saçları özledim. o kokuyu içime çekmeyi, moda sahilinde uzanmayı, hayaller kurmayı, en çok mesajı almayı, her an düşünmeyi, düşünülmeyi, mutluluktan yazı yazamamayı, ders çalışmamayı, üzülmeyi, bağırmayı, vurmayı özledim. sigur ros'u, coelho'yu, kıskançlığı bile özledim. en çok ta çocukça tavırları. en çocukça, sıkılmadan, kasılmadan. bir konu hakkında konuşma zorunluluğumuz olmayan zamanları özledim. ben kıskanmayı çok özledim. ilk defa yalan söylediğim, ilk göz yaşımı döktüğüm günü. ilk öptüğüm...

beni sabah görmeye gelmiyecek misin?
ya da gece yarısı?
ışığa dönüştüğünü görmek istiyorum.

geceleri tüm ışıkları açıyorum
umutsuz, yardımsız duygular...

nerde yatıyorsun?
nerede yatırılıyorsun?
döneceğim.

bekle,
benimle kal bu sabah
bal arısı...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

çoğu müzisyen çöptür.

 bu günümüzde her 20 dakikada bir çıkarılan albümlere karşı olan insanın yakarışıdır. parayı tuvalet kağıdı gibi tüketen insanoğlunun, kendinden küçük gördüğü kişilerin gerek paralarını gerekse bu yolla duygularını sömürmek amacıyla müziği küçültmelerine karşıdır.

nasıl ki şiir, birçok insanın gözünde kadın programlarında arkasında iki keman gıygıyıyla, şişman bir kadın tarafından okunan ağlak şeylere dönüştüyse, müziğinde bu yolda eridiğini gören insanların yakarışıdır bu.

müziğin ruhuna bok katan bir de kendini sanatçı(?) diye tanıtan ve yaptıklarının şarkı olduğunu söyleyen, günübirlik müziklerin çöp müzisyenlerin artık çöpe atılmasını isteyenlerin beyin tırmığıdır çoğu müzisyenin çöp olduğu gerçeği.

haykırışım bir manken bir müzisyen olanlara değil. ya da magazin programlarından inmeyen yeniyetme şarkıcılara da değil. haykırışım koca bir şair dâhi 'zifiri karanlıkta gelse, şiirin hasını ayak sesinden tanırım. ne zaman bir köy türküsü duysam. şairliğimden utanırım.' diyebilirken hâlâ ortalıkta sanatçıyım diye geçinen ve onların müziklerini dinleyen körelmiş ruhlaradır.

evet. bağırıyorum. çoğu müzisyen çöptür.
velhasıl,
yerleri çöplüktür...

26 Mayıs 2009 Salı

tedies.

çok özlermiş beni. yemeden içmeden kesilmiş miniğim. tüy yumağım benim. yatağın altına girermiş, bütün gün orda dururmuş. o sıcak havada yorganla örtermiş üstünü kimse onu görmesin diye. kulakları sıcacık olurmuş orda. kapı çalınca bile heyecan yapmazmış artık. çünkü bilirmiş ben değilim gelen... kanatlılar gelirmiş, dokunmazmış onlara bile.

'dARkneSs dARkneSs  bE my piLlow' diye ağlar dururmuş hep.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

biz bir başkasıdır bu gece.
ilahlaşan  ruhun saçma yansıması...
morpheus'a eşlik eden  ofelya yızdır.
ayaklarını göğsüne çekip gözlerini ovuşturan küçük bir çocuk.
ağlamaktan değil gülmekten muzdarîb belli..